Ankara'da İşçi Direnişi
Bağımsız Maden-İş'e bağlı maden işçilerinin Ankara'daki direnişi, son günlere damga vuran en önemli olay oldu. Önce Eskişehir'den Ankara'ya yürüyen, daha sonra Kurtuluş Parkı'nda oturma eylemine başlayan işçilerin çok temel bir talebi vardı: Maaşlarını almak. İşçilere her zamanki girip sol/sosyalist partiler destek verdi; özellikle TİP Genel Başkanı Erkan Baş, işçilerin açlık grevine destek vererek onlarla 1 haftaya yakın süreyi birlikte geçirdi. Yaşananlar, TEKEL direnişini hatırlattı. Sendika desteği/desteksizliği, kişisel çabalara bağlı kalma, partilerin tedirgin desteği, medyada duyurulmaya çalışılan talepler, 2010 yılında yine Ankara sokaklarına damga vurmuştu.
Benim gibi toplumsal hareketler çalışan bir akademisyen için bu tip eylemler her zaman önemlidir. Konunun tabii ki sendikal ilişkiler, çalışma hayatı, güvenlik vb bağlamlarda pek çok boyutu var. Özellikle DİSK'in eylemlere destek vermemesi çok eleştirildi. Kendi sendikalarına bağlı bir oluşumun öncü olmaması, burada onları durduran en önemli "teknik" neden olarak görülebilir. Ama işçi sınıfının bölük pörçük hali, zaten mücadele etmeyi zorlaştıran ilk etkenlerden biri, değil mi?
Tabandan yükselen eylemler, bunların sürekliliği, katılımcı öznelerin kimliği, taleplerinin niteliği gibi pek çok faktör üzerinden değerlendirme yapılabilir. Benim kişisel olarak önemsediğim noktalar, bu tip eylemlerin örgütlülüğü kadar eylemcilerin ısrarı ve sıradan insanların gündelik hayat sorunlarıyla bu eylemlere başlamaları. Devamında hareketi büyütecek eklemlenmeler, destekler ve koalisyonlar, uzun vadede bu taleplerin artık sıradışı olmasısın önüne geçip normalleştirir. Çevre hareketleri de bu çerçevede önem kazanıyor.
Bugün hala maaşların ödenmemesi, minimum düzeyde yaşam kaygısı, hayatta kalma dertlerini sorun ediyoruz; bu eksendeki mücadeleleri normalleştirmeye çalışıyoruz. Yani yolun çok başındayız. Bu durum biraz da demokrasimizin kalitesini ortaya koyuyor. Tabandan yükselen çekişmeci taleplerin varlığı, bunların kurumsal siyasetle kuracağı bağlar, sistemi aşağıdan demokratikleştirecek, piyasacı normalleri sarsacak en önemli unsurdur. Türkiye'de bu yönde atılacak daha çok fazla adım var.
Günümüzün siyaseti, piyasanın doğrularını herkesin doğrusu haline getirmeye ayarlanmış durumda. Bu normaller bugün kurulmadı tabii; 1970'lerden bu yana süren bir değişimin sonucu. Buna neoliberalizm deniyor. Bir şirketin batması/zarar etmesi, bankacılık sistemi, borsalar, kurlar vb finansal kurumlar, kişilerin hayatından, çalışanların emeğinden, sistemin demokratikleşmesinden daha önce dikkate alınıyor. Aslolan birey değil para ve kâr. Öyle olunca buna karşı çıkışlar da birden marjinalleşiyor; sistem bozucu olarak addediliyor. Hareketler zaten her zaman sistemin normallerini sorgular. Bugünkü normaller de şirketler tarafından belirleniyor. Güçlünün elinde tanımlanan doğrular için bu tür hareketler, sistemin sarsılması, bizim bilmediğimiz, hep onların gördüğü, "aslında neye hizmet ediyor, biliyor musun"lara indirgenen bir şüpheciliğe sıkıştırılmaya çalışılır. Tarihsel süreçte de eylemler, eylemciler her zaman tehlikeli görülmüştür; çünkü sarsılan normaller, güçlünün elinde şekillenmiştir.
Direnen işçilerin çok temel istekleri, maaşlarının ödenmesi talebi şimdilik karşılanmış görünüyor. Ama hak mücadelelerini birbirine eklemlemek ve örgütlü/örgütsüz kesimlerin birlikteliği, bu tip eylemlerin sonucunda kazanılan/kaybedilen dengesinden daha önemli. Eylemleri koordineli, birbirinden farklı ama etkileşimli sürdürmek, 2000'lerin başından beri küresel çapta yükselen genel dalga. Bunu Türkiye'de gerçekleştirmek şimdilik zor; çünkü kurumsal siyasetin gündemi çok farklı yerlerde. Yine de tabanla kurulacak bu etkileşimler, uzun vadede yaşanacak olası dönüşümün bebek adımları olarak görülüp selamlanabilir.